13 Ağustos 2015 Perşembe
15 Aralık 2014 Pazartesi
DECCAL’IN MÜHİM KUVVETİ YAHUDİDİR. YAHUDİLER SEVEREK TÂBİ’ OLURLAR : Zaten asrımızda her iki Deccal da yahudilerden çıkmış ve biri insanlık alemini, diğeri de İslam alemini tahribe çalışmıştır. Türkiyede faaliyet gösteren İslam Deccali yahudilerle beraber çalışmış ve onlardan destek almıştır. Hala da almaktadır.
Türk Ordusu (Milleti) Ağlayan
İslam Alemini Güldürecek!İsrail’in doymak
bimez canavarlığı ve hırsları yine müslümanlar üstüne çullanmıştır. Bu hal
yahudi milletinin artık bir seciyesi olmuş ve kıyamete kadar da devam
edecektir. İnsanlık tarihinden bugüne ve bugünden sonra ta kıyamete kadar bütün
fitneler, bütün darbeler bu milletten zuhur etmektedir.
Türk Ordusu (Milleti) Ağlayan İslam Alemini Güldürecek!İsrail’in doymak bimez canavarlığı ve hırsları yine müslümanlar üstüne çullanmıştır. Bu hal yahudi milletinin artık bir seciyesi olmuş ve kıyamete kadar da devam edecektir. İnsanlık tarihinden bugüne ve bugünden sonra ta kıyamete kadar bütün fitneler, bütün darbeler bu milletten zuhur etmektedir.
Zaten asrımızda her iki Deccal da
yahudilerden çıkmış ve biri insanlık alemini, diğeri de İslam alemini tahribe
çalışmıştır. Türkiyede faaliyet gösteren İslam Deccali yahudilerle beraber
çalışmış ve onlardan destek almıştır. Hala da almaktadır.
Maalesef Risale-i Nur okumayan bazı
müslümanlar hala deccal beklemektedirler. Gafletin de bu kadarı da olurmu
dedirtecek cinsten bir durum! Ehl-i imanın bu gafleti dessas yahudilere, din
düşmanı deccal avanesine yaradığı aşikardır.
Kur’an (8:73)
âyetinde, beyn-el İslâm teavün olmazsa büyük fesadların zuhura
geleceğine dikkat çekilmektedir.
Bediüzzaman Said Nursi
Hazretleri, gerek eski Eserlerinde gerekse Risale-i Nur Külliyatındaİttihad-ı İslam yani İslam Birliği üzerinde çok
ehemmiyetle durmuş ve bu Birliği temin etmenin
en büyük farz vazife olduğuna içtihad etmiştir.
İslâmiyet teavünü netice verecek
mühim vazife ve düsturlar getirmiştir. Meselâ, teavün ve İttihad-ı İslâm için
haccın ehemmiyeti çok büyüktür.
Haccın büyük hikmeti;
İslam dünyasının istiklâliyet ve selâmetini muhafaza ve devamı için, senede bir
yapılan bir nevi büyük şûrâsı olmasıdır. Hac müslümanlar için bir kongre olması
gelirken maalesef bu tarafı hiç işletilememektedir. Sadece ibadet cihetiyle
sınırlı kalmaktadır.
İSLAM BİRLİĞİ
TEŞEKKÜL ETMELİ
Bu muazzam vazifenin en mes’ul
vazifedarları, geçmişte olduğu gibi Osmanlı ve Arab ve Kürd taifeleri olduğunu
anlatan Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:
«Azametli bahtsız bir kıt’anın,
şanlı tali’siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı
İslâmdır.» (Mektubat sh: 55)
Üstad Bediüzzaman Hazretleri 1909
senesinde neşrettiği bir makalesinde diyor ki:
«Bu zamanın en büyük
farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır. İttihadın hedef
ve maksadı; o kadar uzun, münşaib ve muhit ve merakiz ve meabid-i İslâmiyeyi
birbirine rabtettirenbir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut
olanları ikaz ve tarîk-i terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevketmektir.»
(Hutbe-i Şamiye sh: 90)
ŞAM HUTBESİNDE
İTTİHAD-I İSLAM VURGUSU
Hem yine Bediüzzaman Hazretleri,
1911 senesinde Şam’da Cami-i Emevî de irad ettiği Hutbe-i Şamiye namı ile kitap
olarak neşredilen hutbesinde İttihad-i İslâm’ın ehemmiyeti hakkında şu izahatı
veriyor:
«Ey bu sözlerimi dinleyen bu
Câmi-i Emevî’deki kardeşler ve kırk-elli sene sonra Âlem-i İslâm Câmiindeki
ihvan-ı Müslimîn! “Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeğe iktidarımız yok,
onun için mazuruz.”diye böyle özür beyan etmeyiniz. Bu özrünüz kabul değil.
Tenbelliğiniz ve “Neme lâzım” deyip çalışmamanız ve ittihad-ı İslâm ile, milliyet-i
hakikiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizler için gayet büyük bir zarar
ve bir haksızlıktır.» (Hutbe-i Şamiye sh:
55)
ASAYİŞ VE SULH’UN YOLU
Bediüzzaman Hazretleri,
Türkiye’de Demokrat Parti hükümeti zamanında, devlet idarecilerine hitaben
yazdığı ikaznamesinde, anarşizme karşı tek çarenin İttihad-I İslâm olduğunu
beyan ederek diyor:
«Bu dehşetli tahrib edicilere
karşı, ancak ve ancak hakikat-ı Kur’aniye etrafında ittihad-ı İslâm dayanabilir. Ve beşeri bu
tehlikeden kurtarmağa vesile olduğu gibi, bu vatanı istila-yı ecanibden ve bu
milleti anarşilikten kurtaracak yalnız odur.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 24)
Yine 1950 sonrası İttihad-I İslâm
istikametindeki müsbet gelişmeleri memnuniyetle karşılayan Bediüzzaman Hazretleri,
bir bayram tebriği vesilesiyle şunları kaydeder:
«Aziz, sıddık kardeşlerim!
Ruh u canımızla mübarek
bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşâallah âlem-i
İslâm’ın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i Müttefika-i
İslâmiye’nin kudsî kanun-u esasiyelerinin menbaı olan Kur’an-ı Hakîm, istikbale
tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler var.» Emirdağ
Lâhikası-ll sh:76)
«Evet o ecnebilerin, canavarlar
gibi yaptıkları muamele ve zulümler, İslâm dünyasında, hürriyet ve istiklal ve
ittihad-ı İslâm cereyanını da hızlandırmıştır. Nihayet, müstakil İslâm
devletlerinin teşkilini intac etmiştir. İnşâallahü Teâlâ,
Cemahir-i Müttefika-i İslâmiye de meydana gelecek ve İslâmiyet, dünyaya hâkim
ve hükümran olacaktır. Rahmet-i
İlahîden kuvvetle ümid ve niyaz ediyoruz.» (Konferans sh:54)
EL-İ-İMAN DAHİLDEKİ
DÜŞMANLIĞI TERK ETMELİ
Mevcut dünya şartları
müvacehesinde İttihad- İslâm’a sâik olacak pek çok esbaba rgğmen, Âlem-
İslâm’da ihtilafın kısmen de olsa devam etmesine, Bediüzzaman Hazretler’i şöyle
teessüfte bulunur:
« Cây-ı teessüf bir halet-i
içtimaiye ve kalb-i İslâmı ağlatacak müdhiş bir maraz-ı hayat-ı içtimaî:
“Haricî düşmanların zuhur ve
tehacümünde dâhilî adavetleri unutmak ve bırakmak” olan bir maslahat-ı
içtimaiyeyi en bedevi kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde, şu cemaat-ı
İslâmiyeye hizmet dava edenlere ne olmuş ki; birbiri arkasında tehacüm
vaziyetini alan hadsiz düşmanlarvarken, cüz’î
adavetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar. Şu hal bir
sukuttur, bir vahşettir. Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir
hıyanettir.» (Mektubat sh: 269)
AVRUPA’YA BEDEL
ÂLEM-İ İSLÂM
Üstad Bediüzzaman devlet
ricaline; Avrupa’ya teveccühten daha çok, İttihad-i İslam’a ehemmiyet vermeleri
gerektiğini tavsiye eden yazısında diyor ki:
« Madem bu ittifaksızlıktan gelen
za’fiyet ve kuvvetsizlik sebebiyle ecnebinin politikasına ve ehemmiyetsiz
muvakkat yardımlarına karşı bu acib manevî rüşvetler veriliyor. Dörtyüz milyon
kardeşin uhuvvetine, milyarlar ecdadın mesleğine ehemmiyet verilmiyor gibi bir
mana hükmediyor. Ve asayiş ve siyasete zarar gelmemek için bu kadar israfat ile
bol maaşlar suretinde kuvvet teminine kendilerini mecbur zannederek rüşvetler
veriliyor; milletin fakr-ı hali nazara alınmıyor.
Elbette ve elbette ve kat’î
olarak şimdi bu memleketteki ehl-i siyaset garba ve ecnebiye verdiği siyasî ve
manevî rüşvetin on mislini âlem-i İslâm’ın ileride cemahir-i müttefikası
hükmünde olacak olan dörtyüz milyon müslüman kardeşlere, memleket ve milletin
ve bu devlet-i İslâmiyenin selâmeti için gayet azîm bir bahşiş ve zararsız
rüşvet vermesi lâzım ve elzemdir.
İşte o makbul, lâzım ve çok
menfaatlı caiz ve vâcib rüşvet ise: Teavün-ü İslâm’ın esası ve hediye-i
Kur’anın semavî bir düsturu ve rabıtası ve kudsî kanun-u esasîsi olan
İnnemel mu’minune
ikhvetun…ve’tesimuu bi hablillahi cemian…..vela teziru vaziratun vizra
uhra…….vela tenazeuu fetefsheluu vetezhebe rihukum……
kudsî, esasî kanunlarını düstur-u
hareket etmektir.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 83)
“Rahmet-i İlahiyeden ümid
kesilmez. Çünki Cenab-ı Hak bin seneden beri Kur’anın hizmetinde istihdam
ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve
muazzam cemaatini, muvakkat ârızalarla inşâallah perişan etmez. Yine o nuru
ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir…» (Mektubat sh: 326)
Üstteki parçanın devamında,
Bediüzzaman Hazretleri elyazma eserinde kendi el yazısıyla yaptığı şu
ilâvesinde; Türk Ordusu kuvvetini kendi Milleti aleyhinde değil, İslâm
Dünyasının selâmet ve zaferinde kullanıp büyük vazifeler göreceğini ihbar sadedinde
şöyle der:
«.‹.KILINCINI AYAĞINA
VURDURMAZ;, DÜŞMANINA VURDURUR. KUR’ANA HİZMETKÂR EDER. AĞLAYAN ÂLEM-İ İSLÂMI
GÜLDÜRÜR.»
«Bu gizli din düşmanları ve münafıklar çoktandır anladı¬lar
ki, Nur talebelerinin kefenleri boyunlarındadır. Onları Risale-i Nur’dan ve
üstadlarmdan ayırmak kabil değildir. Bunun için şeytanî plânlarını,
desiselerini değiştirdiler. Bir zayıf damar-larından veya safiyetlerinden
istifade ederiz fikriyle aldatmak yolunu tuttular. O münafıklar veya o
münafıkların adamları veya adamlarına aldanmış olanlar dost suretine girerek,
bazan da talebe şekline girerek derler ve dedirtirler ki: “Bu da İslâmiyete
hizmettir, bu da onlarla mücadeledir. Şu malûmatı elde edersen, Risale-i Nur’a
daha iyi hizmet edersin. Bu da büyük eserdir.” gibi bir takım kandırışlarla
sırf o Nur talebesinin Nurlarla olan meşguliyet ve hizmetini yavaş yavaş
azaltmakla ve başka şeylere nazarını çevirip, nihayet Risale-i Nur’a çalışmaya
vakit bırakmamak gibi tuzaklara düşürmeye çalışıyorlar. Veyahut da maaş,
servet, mevki, şöhret gibi şeylerle aldatmaya veya korkutmakla hizmetten
vazgeçirmeye gayret ediyorlar.» (Tarihçe-i Hayat sh:690)
Bediüzzaman Hazretleri NUR TALEBELERİ HANGİ TARAFI TERCİH EDERSE O TARAF KAZANIR
Bu vatanın en mühim hizmet hareketi olan Risale-i Nur Talebeleri,
-eski bazı alışkanlıklarını terkedemeyenler ve tercihli hareketi tasvib
zannedenler hariç- Kur’anın hakiki tefsiri olan Risale-i Nurdan aldıkları ders
ile milletimizin ekseriyetinin tercih ettiği dindar ve dine hürmetkar partiyi
desteklemektedirler.
Darbe dönemlerinin akabinde
gelen karmaşalar hariç bu hep böyle olmuştur. Bugün de aynı durum böyle devam
etmektedir. Üstadın neden böyle yapığını soran talebelerine verdiği cevap
bugüne ışık tutmaktadır. Bugün de CHP ve MHP ittifak ederek Üstadın endişesini
haklı çıkarmıştır.
Bediüzzaman Hazretleri
bir mektupta diyor ki:
«Üstadımızdan, niçin Demokrat
Partiyi muhafazaya çalıştığını sorduk.
Cevaben:“Eğer Demokrat Parti düşse, ya Halk Partisi veya Millet Partisi iktidara gelecek. Halbuki, Halk Partisi İttihatçıların bozuk kısmının cinayetleri ve hem Cumhuriyetin Birinci Reisinin Sevr Muahedesiyle ve çok siyasî desiselerin icbariyle on beş senede yaptığı icraatının kısm-ı âzamı tamamıyla eski Partiye yüklendiği için, bu asil Türk milleti ihtiyarıyla o Partiyi kat’iyen iktidara getirmeyecek.
Cevaben:“Eğer Demokrat Parti düşse, ya Halk Partisi veya Millet Partisi iktidara gelecek. Halbuki, Halk Partisi İttihatçıların bozuk kısmının cinayetleri ve hem Cumhuriyetin Birinci Reisinin Sevr Muahedesiyle ve çok siyasî desiselerin icbariyle on beş senede yaptığı icraatının kısm-ı âzamı tamamıyla eski Partiye yüklendiği için, bu asil Türk milleti ihtiyarıyla o Partiyi kat’iyen iktidara getirmeyecek.
Çünkü Halk Partisi iktidara gelecek olursa, Komünist kuvveti aynı partinin altında bu vatana hâkim olacaktır. Halbuki, bir Müslüman kat’iyen Komünist olamaz, Anarşist olur. Bir Müslüman hiçbir zaman Ecnebîlerle mukayese edilemez. İşte bunun için, hayat-ı içtimaiye ve vatanımıza dehşetli bir tehlike teşkil eden bu Partinin iktidara gelmemesi için, Demokrat Parti’yi, Kur’ân ve Vatan ve İslâmiyet namına muhafazaya çalışıyorum” dedi.» (Emirdağ Lâhikası-II, s.206)
Halk Partisi ise: Hakikaten acip ve zevkli bir rüşvet-i umumîyi kanunlar perdesinde
bazı memurlara verdikleri için, yirmi sekiz senelik bütün cinâyatıyla başkaların
cinâyâtı ve İttihatçıların ve Mason kısmının seyyiatları da o partiye yükletildiği
halde, Demokratlara bir cihette galip hükmündedirler. Çünkü ubudiyetin
noksaniyetiyle enaniyet kuvvet bulur, nemrutçuluklar çoğalır.
Bu benlik zamanında, memuriyet hakikatta bir hizmetkârlık olduğu
halde, bir hâkimiyet, bir ağalık, bir nemrutçulukla nefse gayet zevkli bir
hâkimiyet mertebesini bir kısım memurlara rüşvet olarak verdiği için, bütün o
acip cinayetlerle ve kendinden olmayan ceridelerin neşriyatıyla beraber bana
yapılan muamelelerinden hissettim ki, bir cihette mânen Demokratlara galip
geliyorlar.
Halbuki, İslâmiyetin bir kanun-u esasîsi olan, hadis-i şerifte سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ yani, “Memuriyet, Emirlik ise, reislik değil, millete bir hizmetkârlıktır.
Demokratlık, hürriyet-i vicdan, İslâmiyetin bu Kanun-u Esasîsine dayanabilir. Çünkü kuvvet kanunda olmazsa şahsa geçer. İstibdad, mutlak keyfî olur.» (Emirdağ Lâhikası-II, s.164)
Üstad Bediüzzaman Hazretleri,
memleketimizde Milliyetçiliği veya Dindarlığı esas alan Siyasîlerin dikkat
etmeleri gereken hususları dört Siyasî Görüşü tahlil ettiği bir mektubunda
şöyle der:
«Milletçilere gelince:
Eğer bu partide sırf İslâmiyet esas olsa, Demokrat Partiye yardım ettiği gibi, muhalif ve muarız olmayarak, iktidara gelmesine çalışmaz.
Eğer bu parti, ırkçılık ve
Türkçülük fikri esas ise, birden hakikî Türk olmayan bu vatandaki ekseriyetin
ancak onda üçü Türktür, kalan kısmı da başka milletlerle karışmıştır. O zaman,
Hürriyetin başında olduğu gibi, bu asil ve mâsum Türk milleti aleyhine bir
milliyetçilik tarafgirliği meydana gelecek. O vakit hakikî Türkleri,
Ecnebîler boyunduruğu altına girmeye mecbur edecek. Veya Türkleşmiş sair unsurdan
olan ve bu vatanda mevcut ırkçılık ve unsurculuk damarıyla bir Ecnebîye
istinad ile masum Türk milletini tahakkümleri altına alacaklar. Bu durum ise,
dehşetli, tehlikeli olduğundan, Kur’ân ve Vatan ve Millet hesabına, dindar ve
dine hürmetkâr Demokrat Partinin iktidarda kalmasını temin etmeleri için ders
veriyorum.» (Emirdağ Lâhikası-II, s.207)
Bu memleketin Milliyetçileri veya Dindarları ayrı ayrı Parti olsalar bile, “Ahrar” denilen Dindar Demokratların iktidarda kalmaları için onlara yardım etmeleri ve Demokratların muhalifleriyle işbirliği yapmamaları ve onların aleyhlerinde bulunmamaları gerekmektedir. Zikredilen bu şartlara riayet edilmemesi halinde diğer farklı Müslüman milletlerden olan vatandaşların dostluğunu kaybetmenin yanında, Said Nursi Hazretlerinin “asil ve masum” dediği Türk milletinin yabancıların boyunduruğu altına girmesine sebebiyet verebilir.
Risale-i Nur’dan tesbit edilen bu mesele, tarafgirlik duygusuyla bilerek veya bilmeyerek alet edilip zarar ve mesuliyetlere girmemek için ve nihayet selamet-i millet için bu hakikatler nazara verilmiştir.
26 Kasım 2014 Çarşamba
BEDİÜZZAMAN'IN TÜM HAKLARI DİYANETE VERİLDİ
Bediüzzaman Said Nursi'nin eserleri üzerindeki haklar, Diyanet İşleri Başkanlığına verildi.

"Eser Sahibi Sait Okur (Bediüzzaman Said Nursi) Olan Eserler Üzerindeki Hakların Diyanet İşleri Başkanlığı Tarafından Kullanılmasına İlişkin Karar", Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Kararda, eser sahibi Sait Okur'un eserlerinin Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'ndan kaynaklanan tüm hak ve yetkilerinin Diyanet İşleri Başkanlığına ait olduğu belirtildi.
Alınan karara göre Risale-i Nur'lar Diyanet İşleri Başkanlığınca, ya da Diyanet İşleri Başkanlığının verdiği izin veya yetki çerçevesinde kişi ve kuruluşlarca işlenebilir, çoğaltılabilir, yayımlanabilir, temsil edilebilir veya işaret, ses ve görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletilebilir hale gelecek. Diyanet İşleri Başkanlığınca verilen izin veya yetki çerçevesinde hareket edilmediğinin ya da eserlerin aslına uygun olma koşuluna riayet edilmediğinin tespiti halinde hukuki süreç başlatılacak.
"Eser Sahibi Sait Okur (Bediüzzaman Said Nursi) Olan Eserler Üzerindeki Hakların Diyanet İşleri Başkanlığı Tarafından Kullanılmasına İlişkin Karar", Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Kararda, eser sahibi Sait Okur'un eserlerinin Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'ndan kaynaklanan tüm hak ve yetkilerinin Diyanet İşleri Başkanlığına ait olduğu belirtildi.
Alınan karara göre Risale-i Nur'lar Diyanet İşleri Başkanlığınca, ya da Diyanet İşleri Başkanlığının verdiği izin veya yetki çerçevesinde kişi ve kuruluşlarca işlenebilir, çoğaltılabilir, yayımlanabilir, temsil edilebilir veya işaret, ses ve görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletilebilir hale gelecek. Diyanet İşleri Başkanlığınca verilen izin veya yetki çerçevesinde hareket edilmediğinin ya da eserlerin aslına uygun olma koşuluna riayet edilmediğinin tespiti halinde hukuki süreç başlatılacak.
RİSALE-İ NUR'DA MEHDİLİK : Yazar: Şaban Döğen
Mehdî Gelmeden Önce
Ebedî hayatların tehlikeye düştüğü, en dehşetli fitnelerin yaşandığı âhir zamanda yazılmış bir Kur'ân tefsiri vardır: Risale-i Nur… Sergilediği hizmet ve faaliyetlerle ehl-i îmanın gönlüne su serpen, 6000 sayfayı geçen, yüz otuz parçadan meydana gelen, iki yüz kadar önemli meseleye özellikle neşter atıp çözüme kavuşturan bu seçkin külliyatın, âhir zamanın dehşetli hadiselerine karşı ilgisiz kalması, yorum ve tedbirler getirmemesi elbette düşünülemez.
Daha yüzyılın başlarındayken Osmanlının en büyük dinî kurulu olan Daru'l-Hikmeti'l-İslâmiye'de vazife gören Bediüzzaman'dan, âhir zamanla ilgili hadislerin izahı istenmiş, o da kimsenin içinden çıkamadığı bu hadisleri son derece makûl bir tarzda tevil ve izah etmişti.
Bu izahlara baktığımızda, İslâm Deccalı olan Süfyanın dehşetli fitnesinin Müslümanlar arasında görüleceğini öğreniyoruz. Aldatmakla iş gören Süfyan,(1) ehl-i nifakın başına geçip nifak perdesi altında işlerini yürütür, şeriat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) tahribine çalışır.(2) Ehl-i îman, onu, şanlı, kahraman bir milletin mağlubiyeti esnasında istidraçlı, şanlı, bahtı açık ve kurnaz bir kumandan olarak gördüğü için, gizli ve dehşetli mahiyetine bakmayarak kahramanlık damarıyla alkışlar, başına kor, kötülüklerini örtmek ister.(3)
Oysa masum insanları parçalayan bir canavar hoş görülemeyeceği gibi, saçtığı dinsizlik tohumlarıyla binlerce insanı îmansız ederek ebedî hayatlarını mahveden Süfyan hoşgörülemez. Ona gösterilebilecek en küçük bir hoşgörü, sevgi, taraftarlık dahi zulme ortak olmak demektir, masumlara karşı işlenmiş büyük bir zulümdür. Deccalı bunca tahribatına rağmen ehl-i îmanın gözünde masum gösterecek ve öyle yorumlanabilecek davranışların tevili mümkün olmadığı gibi Deccalın gölgesinde de salim bir hizmet yapılamaz.
Şu var ki Süfyan, insanları sonsuza dek kandıramayacak, gün gelip foyası bütün bütün meydana çıkacak, gerek Müslümanların ve gerekse ordunun maddî ve mânevî desteğini kaybedecektir. Çünkü,
“Kahraman ve mücahid ordunun ve dindar milletin, ruhundaki nur-u îman ve Kur'ân ışığıyla hakikat-i hali göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı,” “kahraman ordunun dizginini onun elinden kurtaracağı”(4)
rivayetlerden anlaşılmaktadır.
“Yine rivayetlerden anlaşıldığına göre Âl-i Beyt-i Nebevîden Muhammed Mehdî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan münafıkâne cereyanı öldürüp dağıtacak,(5) tahribatçı, bid'atkâr rejimini tamir edip Sünnet-i Seniyyeyi ihya edecektir.”
Mehdî Beklentisi
Üç devir yaşayan, Risale-i Nurları telif etmeden çok önce Hürriyetin başlarında Osmanlı üzerinde oynanan oyunları, Osmanlının günden güne çökmekte olduğunu, inananların büyük bir ümitsizliğe düştüğünü fark edip bu gidişe dur diyebilmek için bir yandan canhıraş bir gayret içerisine giren Bediüzzaman, bir yandan da onları, “İstikbalde bir ışık var, bir nur görüyorum” diye tesellî etmeye çalışıyordu.
Bediüzzaman bu ümitle hem dehşetli hadiselere karşı dayanıyor, hem de ehl-i îmanın îmanlarını takviye etmek için müjdeler veriyordu. Ne var ki tevil ve tabir etmeksizin bu nurun geniş dairede, siyaset âleminde çıkacağını tasavvur ediyordu.
Sonradan Bediüzzaman, bu nur ve ışığın Risale-i Nur olarak tecellî ettiğini söyler.(6) Bunu bir yazısında dile getirirken de, ihtar-ı gaybî olarak kat'î bir kanaat tarzında kalbine gelen mânâyı şöyle anlatır:
“Ciddî bir alaka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin ‘Işık var, Bir nur göreceğiz’ diye müjdelerin tevili ve tefsiri ve tabiri sizin hakkınızda, belki îman cihetiyle âlem-i İslâm hakkında dahi ehemmiyetli Risale-i Nur'dur.”(7)
Bozulma daha çağın başlarındayken kendini gösterdi. Avrupa'yı körü körüne taklid, ilmini, fennini alma yerine sefahetine duyulan özenti, Müslümanın kimliğinden çok şeyler alıp götürdü. İnançsızlık rüzgarları esmeye, küfür tohumları ekilmeye, ahlâksızlık meyveleri toplanmaya başladı. İslâmî, insanî ve ahlakî değerlerde büyük bir yozlaşma oldu. Bu durum, çağın ikinci yarısında ise tarihte benzerine rastlanmayacak derecede büyük bir hız kazandı. Mânevî tahribat arttıkça arttı. Fen ve felsefe inançsızlığa âlet edilmeye, maddecilik ve tabiatçılık tâûnu dört bir yana yayılmaya başladı. Din harap, îman türap oldu. Dine, dindarlara hücum edilmeye, din bir afyon telakkì edilip saldırılmaya başlandı. Bin yıldır İslâmın aleyhinde birikegelen şüpheler bir anda kusuldu. Mukaddesat namına ne varsa bütününe, sistemli ve münafıkâne bir tarzda savaş açıldı. Sosyal hayattaki çözülme, dikenli meyveleri yıllar sonra görülecek derecede hızlandı. İnançlar kayboldu, ahlâk bozuldu, güven duygusu öldü.
Ve insanlık bir mehdî ve müceddidi dört gözle bekler oldu.
Öyle ki Bediüzzaman, Şark vilayetlerine yaptığı ve Meşrûtiyeti anlattığı seyahatlarında, kendisine, “Bazı adam sizin dediğiniz gibi demiyor. Belki, ‘Mehdî gelmek lâzımdır’ der. Zira dünya şeyhûhet (yaşlılık) itibariyle müşevveşedir (karışıktır), İslâmiyet ağrazın (maksatlı kimselerin) teneffüsü ile mütezelliledir (sarsılmaktadır)” sorusuna şu cevabı vermişti:
“Eğer Mehdî acele edip gelse, baş göz üstüne, hemen gelmeli. Zira güzel bir zemin müheyya ve mümehhed oldu (hazırlandı); zannettiğiniz gibi çirkin değildir. Güzel çiçekler, baharda vücutpezîr olur (boy gösterir). Rahmet-i İlâhî şe'nindendir ki, şu milletin sefaleti nihayetpezîr olsun (son bulsun).”(8)
Bu sözlerini Bediüzzaman yüzyılın ilk çeyreğinde söylemişti. Ama ikinci çeyreğinde eski günleri arattıracak gelişmeler olmuş, Deccalâne hadiseler sahnelenmiş; İslâma, Kur'ân'a savaş açılmış, İslâm adına ne varsa yok edilmeye çalışılmıştı. Dolayısıyla Mehdî önceki dönemlere nisbetle daha çok beklenir olmuştu.
Bediüzzaman, başka bir yerde bu ihtiyacı şöyle dile getirecekti:
“Evet, bu zaman; hem îman ve din için, hem hayat-ı içtimaî ve şeriat için, hem hukùk-u âmme ve siyaset-i İslâmiye için, gâyet ehemmiyetli birer müceddit ister.”(9)
Hz. Ali Risale-i Nur'u Müjdelemiştir .
Risale-i Nur’un üstadı ve Risale-i Nur’a Celcelutiye
Kasidesi’nde rumuzlu işaratıyla pek çok alakadarlık gösteren ve benim hakaik-i
imaniyede hususi üstadım İmam-ı Ali’dir (R.A.) Tarihçe-i Hayat (sayfa 500)
Nur şakirdlerinin üstadı: İmam-ı Ali’dir
(R.A.) ve Nur’un mesleğinde Hubb-u Al-i Beyt esastır.. Emirdağ Lahikası-1
(sayfa 242)
Risale-i Nur Külliyatında
daha bir çok mehezde Risale-i Nur Evliyanın
seyidi ve Rasulü Ekrem (a.s.m.)’ın İfadesiyle:“Ben ilmin şehriyim Ali ise
kapısıdır. İlmi isteyen kimse kapıdan girmelidir.”(Tirmizi) Bu hadisten
anlaşılan; İslam’ın, Kur’an’ın ve yaşayan Kur’an olan Hz. Muhammed’in (a.s.m.)
ilim şehrine girmenin ancak ve ancak İmam Ali kapısından girmekle mümkün
olacağıdır. “Yüce Allah, alemlerin Rabbi; Resulüllah ise; alemlere
rahmet peygamberdir. Resulullah (sav) ilmin ve hikmetin şehri; Hz. Ali ise;
kapısıdır. Allah’ın koruması ve ismeti altındaki Resullulah’ın ilim şehrine
giden yolların hepsi Ali kapsından geçer. Hak yollar Ali kapısına çıkar. Ali
kapısı ise; Resullulah şehrine açılır… Resulullah’ın şehrinde ise; Yüce Allah
bulunur, orası tevhit şehridir."
Hz. Ali (R.A.),
Risale-i Nur'u
; Ercuze ve Celcelutiye isimli eserlerinde Remz, İşaret.. gibi manalarla haber
vermiş olup Ayet-Ül Kübra, Asa-Yı Musa gibi asara ismen haber vermektedir.
Hal bu minval üzere iken Risale-i Nur Külliyatına
kalem karıştırmak, sadeleştirmeye çalışmak, hizmetine hulul ederek hizmeti
akamete bırakmak için çaba sarfedenler bilsinler ve Risale-i Nur’un Lem’alar
isimli kitabının Onuncu Lem’asını okuyarak eğer dost ve aldanmış ise; tevbe ve
nedamet etsin.
Muarız ise; Zecr Tokatları gelerek gam ve gussa çekerek çeşitli
hastalıklara mübtela olacağını bilsin.. ve Risale-i Nur’un Muarızı
ise; orada yazılı metinde nümuneleri görünen tokatlar geleceğini bilsin ve
Kaşını Gözünü sürmelesin. Dünyada rezalete bürünmeye hazır olsun ve maksadının
aksi ile tokat yiyerek beter bir hale geleceğini bilsin.
Biz hizmeti akamete uğratmak isteyen
münafıklara aldanan ve o aldananın aldattıkları ise; nedamet ederek
rezaletten kurtulabilir. Risale-i Nur ki
Rasulü Ekrem (a.s.m.)’ın sünnetinin muhafızı ve müntesibi ve ilim şehrinin
medhiyesine mazhar ve Kur’an’ın etrafında manevi bir sur ve hat teşkil eden bir
eserdir. Bu eseri tesirsiz kılmak isteyen kimselerin planı ise Hizmette
kıblenameli bir pusula teşkil eden Lahikaları kaldırarak yerine Sözler,
Lem’alar, Mektubat, Şualar, Mesnevi-i Nuriye, İşarat-ül İ’caz bu 6 temel eseri
nazara verip hep bunlardan dersler okunarak bunlar nazara verilerek hizmetin
bir nevi mihanikiyeti olan Lahikaları devre dışı bıraktırmaya çalışmaktadırlar.
Risale-i Nur ve Hz. Ali : Hz. Ali’nin Risale-i Nur’la olan ilgisi
Risale-i Nur eserlerini okuyanlar, bu eserlerde Hz. Ali’ye ve çeşitli vasıflarına sıkça atıfta bulunulduğuna şahit olmuşlardır. Hatta Risale-i Nur’da en sık ismi geçen sahabi Hz. Ali’dir.1
Hz. Ali’nin Risale-i Nur’la olan ilgisi
Bediüzzaman, eserlerinde Âl-i Beyt’in manevi şahsiyetinin mümessili hasebiyle, Hz. Ali’ye çok ehemmiyet verir. Bunun en önemli nedeni, İslam tarihinden bu yana Al-i Beyt tarafından yerine getirilmiş olan Kur’an ve İslam’a hizmet metodu ve misyonunun Risale-i Nur talebelerince tevarüs edilmiş olması ve bu mirasa sahip çıkılmasıdır.
Bediüzzaman, hem kendisi hem de Risale-i Nur ve Risale-i Nur talebeleri ile Hz. Ali, Hz. Hasan ve başta Şâh-ı Geylani olmak üzere Ehl-i Beyt arasında ciddi manevi bir münasebet görür. Bu hususta Risale-i Nur metinleri içinde telif edilmiş olan “Sekizinci Şua“, “On Sekizinci Lem’a“, “Yirmi Sekizinci Lem’a” ile Gavs-ı Azam’ın Kerâmet-i Gaybiyesi hakkındaki “Sekizinci Lem’a“da genişçe izahlar ve değerlendirmeler yapılmıştır.
Bediüzzaman, kendisini Hz. Ali’nin manevi bir evladı, Al-i Beyt’in bir ferdi olarak takdim eder. Kendi ifadesi ile: “Gerçi manen ben Hz. Ali’nin (r.a.) bir veled-i manevisi hükmünde, ondan hakikat dersini aldım. Ve Âl-i Muhammed Aleyhisselam’ın bir manada hakiki Nur şakirtlerine şamil olmasından ben de Âl-i Beyt’ten sayılırım.“2 der. Nesep olarak da kendisinin hem Hasenî hem de Hüseynî olduğunu ifade ettiği bazı kaynaklarda yer almaktadır.3
Bediüzzaman’ın yukarıdaki manayı teyid eden başka bir ifadesi de şu şekildedir: Ben üveysi bir tarzda bir kısım hakikat ilmini Hüccetü’l-İslam İmam-ı Gazali’den almışım. Şimdi anlıyorum ki, İmam-ı Gazali aynı dersi üveysi bir tarzda İmam-ı Ali’den almıştır. “Demek İmam-ı Ali’nin mühim bir şakirdi olan İmam-ı Gazali’nin (k.s) başı üstünde bu biçare talebesine şefkatkârane, tesellidarane, en sıkıntılı bir anda bakması, acib değil belki lazımdır.“4
Bilindiği gibi, üveysilik, üveysi tarz v.b. ıstılahlar özellikle İslam tasavvufunda Veysel Karani (r.a.) ile Peygamber Efendimiz arasında vicahen ve şifahen; yani yüz yüze olmayan, manevi olarak tesis edilen bağlılık ve münasebete telmihen kullanılmaktadır. Veysel Karani nasıl ki, Hz. Peygamber’i görmeden onun dersini talim etmişse, Bediüzzaman da, Gavs-ı Azam (k.s),Zeynelabidin (r.a.), Hz. Hasan ve Hüseyin vasıtası ile Hz. Ali’nin dersini talim emiştir.5
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
